Perşembe, Ekim 16, 2008

mutsuzluğumun yokluğuna yok ki tahammülüm.


en son yazıyı -ki sadece bir şarkıdan ibarettir- yokluğunun tahammülsüzlüğünden bahsettiğim kişiye rastlamamdan 2 ay önce yazmışım, bu yazıyı da en son yazıdan 2 ay sonra yazıyorum. ve ufak bi matematikle 4 aylık bir dönemin sonuna geldiğimi anlıyorum. buraya bakınca anlamadım tabi bunu; son ile başın aynı çift haneli sayıyı gösterdiğini. beni mutsuz ettiğini iddia edenlerden kurtulduğuma göre belki yeniden yazmaya başlarım. kararsızım ama hala. umarım görüşürüz yine burada, hala takip eden birileri kaldıysa.

Perşembe, Ağustos 14, 2008

pink cigarette


u
n
e
a
s
y
!

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

cıvık müdürüm afedersin

geçen gün çok az kullandığım gmail hesabımla bir dosya yollamam gerekti. ben dosyaların yüklenmesini beklerken soldaki kutucuktaki isimlere bakıyordum. arkadaşlarımın adları falan... listenin başındaki kişide ise "bana vurun. gmail he" yazdığını gördüm. anlamadım ne olduğunu üstünü tıklıyorum, kendi mail adresimi görüyorum ama geri kalanını okuyamıyorum. herneyse kurcalayıp metnin tamamını okumayı başardım, şöyle yazıyordu:


bana vurun. gmail hesabı kütüphanede açık unuttuğum için ben bir eşeğim.

şaşkınlığımı atmamla yarılmam bir oldu. kütüphanede bloga yazı yazdığımda unutmuş olmalıyım. sağolsunlar espri anlayışı harikulade yurdum gençlerinden biri bana ayar vermiş, utandırmış beni. eşeğim ben. böhü.
fosforlu yeşile hastayım. hıhı. evet.

Pazartesi, Ağustos 04, 2008

nerdeyim

Cuma, Haziran 13, 2008

istediklerin


düşünmüyorum. düşünemiyorum. düşünmek istemiyorum. düşünmek istemeyişimi düşünmek istemiyorum. adı ne bu nehrin beni sürükleyip götüren. istediklerim mi, istemediklerim mi, istemeye korktuklarım mı, istemeyişimi söyleyemediklerim mi, boşvermişliğim mi, boşveremeyip dert ettiklerim mi?


hani böyle ironi yaratmak ister bazen insan ya da ne bileyim düşüncelerini çok güzel somut şeylerle ifade etmek, benzetmeler kurmak isterler. bana hiç mantıklı gelmiyor bunlar. aynı olaya uygun birbirinin tam zıttı bir çok atasözü grubu varken ve sadece bu bir örnekken bir çoğuna yaşamımızda tanıkken neden bu benzetmeleri tek bir yönden ele alabilelim ki? yani bu biraz kendi durumumuza odaklanmanın dışına çıkamamak oluyor halbuki çok geniş düşünmek gerektiğine inanıyorum. kurgusal yazı ürünlerinin de bakış açısının tek taraflı oluşuna tepkiliyim biraz doğası bu olsa da. kendi yazılarımdaki git-gellerin anlık değişimlerin gösterdiği gibi sürekli aynı yerden bakamamak, kararsızlık benim doğamda var galiba. hiperaktivite derseniz değil bu oldukça sakin bir kişiliğim olduğunu zannediyorum yanılıyor da olabilirm. aklıma gelmişken hani bu benzentmeler, ironi yaratma çabaları falan şunun da bir nedeni olabilir mi; insanlar anlaşılmaz görünmeye çalışıp nasıl desem insanların gözündeki yerlerini mi etkilemeye çalışıyorlar acaba. açıkçası ben kendimden kuşku duydum ilk cümleleri yazarken. o yüzden kendimi de zan altında bırakmak istemeyip başka bir açıdan bakmak istiyorum bu mevzuya. türkçe dersleri geliyor hemen aklıma ya da gelmesini sağlıyorum diyelim ve ordan hemen anlatımı zenginleştirme yolları başlığını çekip alıyorum. belki de asıl sebep bu evet bu olmalı, kendimi aklamak istiyorum. aklıma gelmişken f klavyeye hastayım ben böyle seri yazabilmek beni mutlu ediyor. aklıma gelmemişken geldi ben böyle çok çok sakin görünüyorum, böyle naif ama öyle değilim gibi de geliyor. bazen de böyle çok akilane bir şey söylerken çok saçmalıyormuşum hissinde buluyorum kendimi. şu an, evet şimdi. böyle çok basit şeyler düşündüğünü düşündüğüm insanları ayıplıyorum ama kendime baktığımda kendimden utanıyorum. sonra susuyorum, geri alıyorum "chk chk"larımı. ben hiçbir şeyi beceremiyorum. tüm sorunlarımın burda yattığına inanıyorum bazen acaba edinemediklerim, başarısızlıklarım mı beni böyle sıkıntıya sürükleyen. eğer öyleyse kınıyorum kendimi, adettendir. bak yine sıkıldım. bitirip nasıl göründüğünü merak ettim. hadi yeter bu kadar onca aradan sonra bu kadarıyla idare etmeli. fahir atakoğlu ruha iyi geliyormuş. özür dilerim fahir abi verdiğim uzun araya. bir özür de sana sevgili blogum seni de ihmal ettim. ama biliyorsun... neyse hoş kalınız.

Pazar, Mayıs 11, 2008

oku!

ne zamandır okumuyorum. en son mutlu ölüm'ü bitirmek için çok çabaladım ve başardım. sodom'un 120 günü'nü rüyalarımın düzenini alt üst ettiği için ve 4 adamın sodomist, sadist oyunları artık ilgimi çekmediği için bıraktım. maçka'ya yolum düşene kadar belki bitirebilirim ama istemiyorum aslında. sofi'nin dünyası öyle büyüyor ki gözümde off onu da istemiyorum. aç gözlüyümdür. kütüphaneden 5 kitap alma hakkımız var. bunlardan biri derslerle ilgili bir kitap, diğeri yerli bir yazarın kitabı, diğer üçü de yabancı yazarların kitaplarından olur genelde. hepsini okumam aynı zaman içinde ama en azından dürter birinin varlığı diğerini. mehmet güreli'nin kitabını aradım bugün alope'nin odası'nı. yoktu kütüphanede, kapanmak üzereydi kütüphane acele ettim. aradığım kitapları bulamadım ama o sırada daha önceden adını duyduğum bir kitabı gördüm.


ece temelkuran'ın kitabı "biz burada devrim yapıyoruz sinyorita". harun tekin açık radyo'da bahsetmişti bu kitaptan hatırlıyorum. venezüella'da devam eden devrim sürecinden izlenimler var içinde. bir de sisyphos(sisifos) söyleni var aşık olabileceğim adamın denemelerinden oluşan, albert camus'nun evet. kendim kitap almıyorum, kütüphaneden karşılıyorum ihtiyacımı. ama yazın ne yapacağım bilmiyorum, erzincan'da aradığım kitapları bulamam gibi satın almak istesem de. eminönü'ne uğramak gerek sanırım bir ara, stok yapmalı. film stoğu da yapmaya karar verdim. yazın çok sıkılacakmışım gibi geliyor. şimdiden canımı sıkıyor hatta dönmek. ama bir yandan da özledim. çok karışık.
bugün anneme altınbaşak'ta(erzincan'da bir belde) çavdar tarlaı var mıdır? dedim. var dedi ama neden sorduğumu söylemediğim için çok merak etti. bilmesin, daha iyi. anlatsam da anlar mı, anlasa işime gelir mi bilmiyorum. 50 dk konuştuk ama ben bugünün anneler günü olduğunu unutmuştum kötü oldu. birazdan ararım sanırım. bana müsaade.
<kimse bilmez'i mehmet güreli çok güzel söylüyor, zuhal olcay da pervane'yi takıldım bu ikisine.>

Salı, Mayıs 06, 2008

alt üst

hayalini kurduğum beni heyecanlandıran her şey bir tür olumsuzluk sonucu benden kaçıyor.
-tosfed sağolsun türkiye gp'ne gözetmen olarak katılamıyorum :(
-kendi eşekliğimden kaynaklı olarak erkan oğur konserine bilet bulamadım :(
-travis konseri 27 haziran'da ve benim o tarihte burda olma ihtimalim çok çok düşük. biletler de 67,5 ytl :(

-dün pinhani konseri vardı. sırf o yüzden tek başıma olmama rağmen erkenden şenlik alanındaydım. pinhani otobüsünü gözlüklerim olmadan zor da olsa kartal gibi süzdüm. akın eldes'i gördüm bi ara. ama nafile demirhan baylan ortalıkta yoktu. yine de bir umut bekledim. sonra dinar bandosu çıktı. pinhani konserini önlerden izlemek için onları da dinledim. neyse onlar indiler yavaş yavaş pinhani için hazırlıklar başladı. akın eldes'in otobüsten indiğini gördüm yanında minik akıncan vardı sanırım :) neyse sahneye çıktılar hazırlık için gitarlar çıkarıldı. gözlerim yeşil bir bas gitar arıyor ama ortada ne yeşil ne de farklı bir renkte bas göremiyorum. klavye çalan eleman çok minik bir gitar çıkarıyor, akıncan'ın çalabileceği boyutlarda bir şey. alla alla diyorum akıncan da mı çıkacak acaba, gülüyorum kendime. konser başlamak üzere ortada hala bas çalacak kişiyi göremiyorum. trompet ve üflemelileri çalan iki elemanın arkasında bir platform var onlar yüzünden tam göremiyorum ordaki kişiyi. hava çok soğuk olduğundan başında bir bere var. boyu da kısa biraz açıkçası salaklığımdan dolayı onu bahsi geçen ufaklık sanıyorum. yanımdaki çiftten şu sözleri duyuyorum: "şurdaki kırmızı bereli zeynep di mi?"
evet, pozisyonumu değiştirip gözlerimi kısıp bakıyorum ki zeynepmiş o. ve hayallerim orda suya düşüyor. e kalkıp gitmek de olmaz. en azından yeni albümündeki şarkıları için pinhani'yi dinleyebilirim. çok popüler şarkılarını çaldıklarında gerçekten çileden çıktım. arkamda yüzlerce kişi "hele bi geeaalll" diye bağırırken, zıpladıktan sonra kıçlarıyla beni ezerken başka bir durumda olamazdım zaten. yine de en önde sap gibi duran ben de bir çok kişiyi çileden çıkarmışımdır eminim.yeni şarkıları çok güzeldi özellikle "ağlama"; melodisi, sözleri çok etkiledi beni.
konser bitti, rock festivali'nde tanıştığımız bir arkadaşla konuşurken şöyle bir diyalog geçti.
-ya ben biraz hayal kırıklığına uğradım. çok eğlenemedim.
-yok ya iyiydi, biz eğlendik valla.
-akın abi süperdi ama, harika çalıyor adam.
-haa evet şu kel mi? biz onu pinhani sanıyoduk ya. meğer değilmiş. çok sap gibi durdu o da.
-(içses: pinhani'yi bir adam mı sanıyolarmış:S) öyle demeyin ya adama pinhani'nin varolmasını sağlayan şeylerden biridir o.
-ya iyidir iyi tamam şarkıyı söyleyen adam da çok kalas tipliydi ya.
-(içses:off hey allahım, bitse de gitsek) hıı... öyledir.
pinhani için ayılıp, bayılmıyorum ama şu kavak yelleri mevzusundan önce çokça sevdiğim bir gruptu. ki ikinci albümleri de hoşuma gitti. işte böyle bir kitle edindiler, kendilerine duyurulur. iyi mi ettiler, kötü mü bilemiyorum.
neyse efenim hayalkırıklıklarımla başbaşa, kimsenin yaşıma yakıştıramadığı depresyonum ve derinlerdeki hayatıma geri döneyim ben. hoş kalın.

Perşembe, Mayıs 01, 2008

gibi gibi...

mutluyum. çok güzel bir şey bu his. içim içime sığmıyor, demirhan baylan'ı dinliyorum. dün otobüste insanların garip bakışlarına maruz kalmama neden olsa da. beşiktaş'a gitmem gerekiyordu saat 6'da o trafikte. gözetmenlik mevzusu için eğitim, toplantı tırıvırı için. ama asıl damla ile geyik yapmak üzere oraya gidiyormuşum gibi bir his vardı içimde, yanılmadım. ayaktaydım önce elim kolum tutunma işlevini gördüğünden mp3 çalar kendi sırasında hareket ediyor. oturma fırsatı, oley! demirhan baylan'ın konuşmalar yüzünden parçalara bölmesi zor albümünü dinliyorum, hiçbir yerde duyamayacağınız müzisyenlerin çaldığı radyo ;)
ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. o mutlulukla ve şarkıların, konuşmaların bazı yerlerinde karşıma çıkanlarla ister istemez sırıta sırıta güldüm valla. farkettim bana bakıyorlardı, manyak mı bu niye gülüyor diye. hiç umrumda olmadı. kaldırımda yürüyenlere baktım, sokak trendini(!) kavradım. hayıflandım neden bir "skinny jean"im yok diye. (heheh) formula 1 yaklaştığından ve biz de başvurumuzu yaptığımızdan hazır bulunduk igk'nın toplantısında. umarım şans güler de pist üzerinde izleyebilirim bu sefer istanbul park'taki yarışı. sonra malum kfc ziyaretlerimizden birini gerçekleştirdik. çıkarken mısırlarımızı alıp sahile yöneldik. kahkaha, geyik vs bini bir para. çok eğlendik. bir kaç günlük uykusuzluğun etkisiyle geldiğim gibi uyudum ertesi gün iki'de uyandım. hala mutluydum. hala mutluyum. :) ha bu arada şöyle yeni bir paragraf daha açalım mutlu olduğum şeylere:

-geçenlerde tetragrammaton(s.u. (21) heheh) ile konuşurken -ki kendisine geleceğim birazdan- itü spor şenliği'nin programını gördüm. pinhani, kargo, aylin aslım geliyorlarmış. ne güzel bir program dedim. durdum biraz. bir iki dakika sonra şimşekler çaktı kafamda. ama ne şimşek fırtınalar koptu içimde(abarttım mı? heheh) bir süredir demirhan baylan'ın pinhani ile çaldığını, ikinci albümlerinde birlikte çalıştıklarını vs biliyordum. ve bir umut doğdu içimde. acaba o da gelecek mi buraya? çok büyük ihtimalle gelecek. kendi şarkılarını çalmayacak olsa da onu sahnede canlı canlı etten, kemikten yeşil basıyla görmek... :) çok güzel, şimdiden çok heyecanlıyım. sırf onun için içmeyeceğim o akşam her anını hatırlamak için o akşamın. belki bir şekilde konuşma şansım olur, neden olmasın? ama o zaman içmiş olmam gerekiyor. yoksa iki kelimeyi bir araya getiremez, kekelerim :)
-4 mayıs'ta yani bu pazar erkan oğur ve ismail hakkı demircioğlu itü bağlama günleri kapsamında maçka'da olacaklar aynı zamanda. ki bu da benim için süper ötesi bir durum. yıllar önce erzincan'a geldiklerinde orda olmadığım için çok kızıyordum kendime, çok güzel bir fırsat oldu bu. hala biletimi almadım ama yarın ilk iş almalıyım. ya bitmişse, off olmasın öyle bir şey lütfen!!
-ve iki gün önce öğrendiğime göre 27 haziran'da travis istanbul'a geliyor. off ama ben o tarihte burda değilim. bir şeyler ayarlamaya çalışacağım. ölmeden önce görmeli travis'i. en çok merak ettiğim de "why does it always rain on me?"yi çalıp çalmayacakları. çalsalar mı acaba, kimsenin başına bir felaket gelsin istemiyorum(özellikle kendimin) ama yine de merak ediyorum olacakları.
-hmm gelelim tetragrammaton sana. tam bu paragrafa başlarken denk geldin üstüne. her ne kadar kamuoyunu yanıltmak adına rüşvet teklif etsen de, ters psikoloji yaratmaya çalışıp hakkımda kötü şeyler yaz desen de, "ben özgür bir kalemim" şeklindeki sözlerime "kiralıksın!" deyip beni tahrik etmeye çalışsan da ben senin hakkında kötü bir şey yazmayacağım, yazmayacaktım zaten. ne yazsam diye düşünüyorum da yine bir şey gelmiyor aklıma hep olduğu gibi. yine de beni anladığın için, yanımda olduğun için teşekkür ederim sana. ayrıca "votka+sahil" diyorum başka bir şey demiyorum, haziran'ı bekliyorum. ;)

"mañana, tengo mucho pena" çalıyordu biterken, demirhan baylan'dan. bu postta adı geçen herkesi çok sevdiğimi söylemek istiyorum. iyi ki varsınız!!!

Perşembe, Nisan 24, 2008

bulaşıcı uykusuz(luk)


kararlıyım her postun ilk cümlesinin içinde lsd kelimesi geçicek artık. özellikle değil canım. farklı da olsa ilk cümle geçicekti o kelime çünkü mazeretim var, açıklayamayacağımı bildirecektim bu postta minik kağıtların esrarını. daha çok kimya vizesi, ayrık matematik kısa sınavı ilgi alanımda şu günlerde. ehm ehm! evet ders çalışıyorum artık. her ne kadar kolay diye 3 gün boyunca aynı konuyu çalışıp diğerlerini sona sıkıştırsam da etüt odasında geçirdiğim zamanın artması bile çok güzel bir gelişme bence. alıyorum koca petrucci'yi, yanına da sofi'nin dünyası bir kitap okuyup, bir ders çalışıyorum. yarın ayrık mat. sınavı olduğu için ona ağırlık vericem bugün. graflar, ağaçlar çalışacağım konular, çok garip aslında... isimleri yani. ayrık mat notu+üç konunun kimya sorularına sekiz lira kırk kuruş verdim. fotokopideki abi bile bak görüyo musun iki ders notu aldın o kadar para veriyosun diye. kasadaki abla "bölüm ne?" dedi? aslında ne olduğunu bildiğini biliyordum. ayrık matematiği sadece bizim bölüm alıyor. yine de cevapladım. "allah yardımcınız olsun." dedi acıyarak. saolun dedim hafif bir tebessümle. hoşuma gitti aslında alternatif fotokopicimiz. bizim fakülte sanırım çok şanslı bu konuda. öğrenci işlerinde de çok cici ablalar var, güleryüzlüler. ayrık mat. hocası mesela acayip seviyorum, çok iyi niyetli biraz da disiplinli bir insan. ama hakkını veriyor anlattığı dersin. şair turgut uyar'ın oğlu aynı zamanda ki kendisi de h.turgut uyar. adını yazdım diye herhangi bir google aramasında karşısına blogum çıkabilir kızmasın aman :) markette napoliten çikolata almıştım arada atarım ağzıma diye, birkaç bi şey daha alıp kasaya geldim. önümdeki kızın uykusuz aldığını gördüm. bir anda geri döndüm bir adet uykusuz alıp kasaya geldim yine. sonra arkamdaki de gidip bir uykusuz aldı. dışarıya çıktım kapının önünde de birinin elinde uykusuz vardı. "noluyoruz lan?!" dedim. bulaşıcı mı bu uykusuz(luk)? :) benim uykusuzluğum bilinir zaten, en azından gece uymadığım. sabah 5-6 ya kadar bir şekilde pineklerim. geceme yoldaş olsun diye aldım zaten bu uykusuzu da.
dün 23 nisan'dı bildiğiniz gibi. evi aradım kardeşim 5 ya da 6 yaşında tam bilmiyorum. garip dimi:) 6 olucak sanırım sonbahar başlarken. onunla konuştum bayramın kutlu olsun dedim. şiir okudu bana, şarkı söyledi bi de 23 nisanla ilgili. sonra özledim seni buraya gel dedim şakayla karışık. böyle bi baktım ben şımarmışım. "abla çocuk gibi mi konuşuyosun sen?" dedi irkildim ulan. ehm, yok öyle bi şey sana öyle gelmiştir dedim toparlanarak. anladım o an bizim ufaklık büyüyor. 6 olucak işte be olmak istediğim yaşta. biraz dezavantajı var selena, nana gibi abuk dizilerle büyüyor ama umarım kişiliğini de abuklaştırmaz bu etkenler. neyse bana müsaade etüt odası beni bekler. hoşça kalın!

Çarşamba, Nisan 23, 2008

her yaşın ayrı güzelliği var, altı yaşımınki bambaşka!


pek cici lsd pullarını resmeden postumu saymazsak yaklaşık üç haftadır yazı yazmıyorum. neden dersen ki dersin eğer şu 3 hafta içinde sana yazacak olsam kişisel içeriğin tavan yaptığı, karmakarışık şeyler paylaşacaktım seninle. durum değişti de mi yazıyorsun dersen hayır derim, olabildiğine normal davranmak adına kendimi ne kadar kastığımı eklemek isterim. yine de şöyle söyleyeyim ki hayatımın gerçekten en fırtınalı dönemini yaşıyorum sanırım. on sekiz olduk ya adettendir deyip, loser triplerinde ordan oraya savruluyorum. anlatmak istiyorum şimdi sana. bak normal olmak istiyorum ben biliyor musun? burda böyle herkes gayet mutlu görünüyor ya, imreniyorum. bir sonraki adımımın getirip, götüreceklerini düşünmeden yaşamak istiyorum. bak bunu da yaptım bir kere ama eksik bir şeyler vardı yine. yöntemi bilmiyoruz tabi, yabancısıyız bu yolun. o an istediğimi yaptıktan sonra aslında onu hiç olmamış gibi varsaymayı da öğrenmeliymişim. yoksa şu an olduğu gibi ölüm arzusunu mıknatıs gibi çeken koyu karanlığa bir parça daha kara çalmış oluyorum. işte dediğim gibi sadece bir kere becerebildim bunu ondan sonra olmadı, olmuyor işte. bana gelip "bak kendini üzmeni istemiyorum. sen böyle değilsin, değildin. söz ver bana çabalıycaksın tamam mı?" diyor biri. ben de ona hala çok saçma ama bu diyorum. söz verdiğimde ne değişecek senin için, bir çaba göstermeyeceğimi, bir şeylerin değişmeyeceğini biliyorsun diyorum. olsun "söz ver" diyor. "hiç mantıklı değil" diyorum. "biraz olsun mantığı bir kenara bırak" diyor. ben de içimden "siktir git!" diyorum. bir kere daha anlıyorum insanlarla iletişimimi neden kestiğimi. ulan şu durumdaki adama böyle mi yaklaşılır? diyorum içimden o bana hayat felsefesinin güzelliğinden bahsederken. neymiş efendim hiçbir şeyi değiştiremezmişiz zaten olacak olan olurmuş, neden kendimizi üzelimmiş miş miş... hay senin kader anlayışına, yaşama biçimine... yine de mutlu be adam, kahretsin be! adam mutlu, şen şakrak bense sıkıntıdan geberiyorum. bak şunu da söyleyeyim: ben hani bu adamın hayat görüşüne bok atıyorum ya abicim irdele, düşünmeden yaşanmaz manyak mısın? diyorum ya. benim de ondan hiçbir farkım yok biliyor musun? dert ettiğim şeyleri eminim ortaokula giden sivilceli bir kız da düşünüyordur. farkettim ki ben altı yaşımdan beri bunları düşünüyorum. hatta gerileme var farkediyorum. ne günlerdi o zaman bea! altı yaşımı özlüyorum. on iki sene geçti koskoca. on iki sene... bir on iki sene sonra da otuz olacağım. ne kadar mesafe katedeceğim acaba. aç gözlü olduğumu farkettim bugün. sanki bir-iki ay içinde ölecekmişim gibi tüm deneyimleri sıkıştırmak istiyorum bir adım ötemdeki ana. sonra kısa buluyorum zamanı, vazgeçiyorum. ve hiçbir şeyi yaşayamıyorum. plansızlık mı diyorlar buna. hani sorarlar öss'de derece yapan adamlara "başarınızı neye borçlusunuz?" diye. cevabı biliyoruz zaten. "planlı çalıştım, kazandım. basketbol da oynadım, sinemaya da gittim, ders de çalıştım..." haklı ulan adam, aç gözlülüğüm olmasaydı belki ben de derece yapardım öss'de, uzak değildim yani. ama ne demiştim çok iyi hatırlıyorum. pişman olmayacaksın asla, pişman olacaksan kalkıp çalış. olmadım da çok ciddiyim olmadım. ama sırf söz verdiğimden olmadım. olurdum yoksa biliyorum, meyilliyim pişmanlığa. şimdi bu konuyu bir daha görüşmem lazım kendimle. pişman olcak mısın? hayır diyosun ama hayat var ulan önünde artık. üniversite değil ki hedefin. hayat, gerçek hayat işte seni bekliyor savaşa. onun karşısında zayıf düştüğünde pişman olmayacağına söz verebilir misin? bu konuyu düşünmeliyiz ben ve ben. doğru kararı alacağımızı umuyoruz. zamanın genişliğine inanmalıyım, hayat "an"dan sonraki bir saniyeden ibaret değil, bunu kavramalıyım belki de her an hatırlatmalıyım kendime, alışkanlık olsun diye. alışkanlıklarla aramız iyi, bilirsin. kötü alışkanlıklarımız yok neyse ki. ha kötü alışkanlık demişken bir sonraki postta şu lsd pullarının "esrar"ını dökelim ortaya.
hadi şimdi "gidin". peyk'den geliyor. "eheh:p"